28 Eylül 2014 Pazar

Asri Zamanlarda Muhsin Bey Olmak: Yozgat Blues


Erken kalktığınız bir pazar sabahında genel olarak ilk işimiz televizyonu kurcalamak olur. 9478 kez tekrarı yayınlanan yerli diziler ya da küflü westernler dışında pek bir seçeneğimiz olmadığını anlamamız da çok uzun sürmez. Bu pazar aynı sıkıntıyı ben de yaşadığımdan, izlemekte bir hayli geciktiğim Yozgat Blues'u pazar sabahının sessizliğine ortak ettim.

İlk filmi Uzak İhtimal ile olumlu eleştirilere alan Mahmut Fazıl Coşkun ikinci filminde sanatsal kaygıları yüksek ancak her anlamda "olmuş" bir filmle karşımıza çıkıyor. Altın Koza'yı 6 ödülle silip süpüren, Varşova'dan da Fipresci Ödülüyle dönen Yozgat Blues...

Kurslarda müzik öğretmenliği yaparak hayata bir noktadan tutunan, orta yaşlı, beklentisiz Yavuz ile genç ama "kaybeden" Neşe'nin müziklerini icra etmek amacıyla İstanbul'dan Yozgat yoluna düşmeleri üzerine kurgulanıyor film. Ünlü Rus yönetmen Andrei Zvyagintsev ya da Nuri Bilge Ceylan'ın filmlerinden sıklıkla karşılaştığımız "kırsal ve taşra" Mahmut Fazıl Coşkun'a da ev sahipliği yapıyor.- Dingin bir film yapmak için taşradan daha iyi bir seçenek olmadığını hatta işin biraz kolayına kaçıldığını da düşünmüyor değilim son zamanlarda.-

Hayata karşı (soğuk ve beklentisiz) duruşlarından olsa gerek hiçbir kültür şoku ya da garipseme yaşamadan yerleştikleri Yozgat'da da sudan çıkmış balık olmanın ötesine geçemiyorlar. Kaliteli olduklarına inandıkları müzikleri "kitsch" ve güncel olanın yanında ezilip gidiyor haliyle. Oyunculukların da özellikle soğuk ve duygusuz kurgulanmış olmasından dolayı ciddi ve sakin bir tonda ilerliyor filme dair her şey.

Yozgatlı karakterler Sabri ve Kamil için filmin en orjinal tipleri de diyebiliriz. Diğer tüm karakterler gibi "çıkış" kapısına doğru bir arayış içindeki Sabri ve olduğundan iki numara büyük görünmeye çalışan Kamil... Biraz faydacı amaçla olsa da Neşe'yi de ortak etmeye çalışıyorlar bu arayışa. Yavaş yavaş gerçeğiyle yüzleşen herkes gibi Neşe de bulduğu ilk kolay ve elde edilebilir şansı değerlendirmekten geri kalmıyor. 

Yavuz'u asri zamanların Muhsin Bey'i diye de nitelendirebiliriz. Muhsin Bey'in arabeske karşı verdiği savaşı 2010'ların dünyasında popüler ve pazarlanabilir olana karşı veriyor Yavuz da. Gece kulübü, lokanta ya da terzi... tüm bu mekanlarda kulağının içine kadar sokulan ucuzluğa karşı çareleri bir bir tüketerek de olsa direnmeye çalışıyor. Sağlı sollu darbeler yakasını bırakmazken yitirmeye başladığı her şey gibi bir umut gibi adandığı Neşe de ilk çıkışta sağ şeride geçiyor... 

Sinemasal dokunun güzelliği ve atmosferin yerli yerinde müzik kullanımı ile birlikte filme büyük güç ve kalite kattığını söylemek gerek. Filme adını da veren Yozgat, tıpkı Yavuz'un hayatı gibi "grinin bir tonu" olarak tamamlayıcı unsur görevini hakkıyla ifa ediyor. Yavuz'da Ercan Kesal, Kamil'de ise Nadir Sarıbacak takdir edilesi oyunculuklar çıkarırken Ayça Damgacı ve Tansu Biçer'de rollerinin altından kalkmayı başarmışlar.

Sonuç olarak sinemamızın son yıllardaki en nitelikli işlerinden biri karşımızda duruyor. Her sinemaseverin "izlendi" listesinde olması gereken bir yapım: Yozgat Blues.

6 Mayıs 2014 Salı

Hiçliğin kıskacında... Stefan Zweig - Satranç


Türk okuyucusu olarak kalın ve hacimli kitaplardan uzak durmaya çalıştığımız ya da hiç değilse bile çekindiğimiz bir gerçek. Türk gibi başla İngiliz gibi bitir sözünün hakkını verircesine uzun süren meşgalelerden kaçan, çabuk sıkılan insanlarız. Sefiller ya da Savaş ve Barış gibi klasiklerin dahi ülkemizde en çok okunan baskılarının orijinal eserin en az %30 oranında damıtılmış kopyaları olduğunu düşünürsek uzun okuma süreçlerine ne şekilde baktığımızı daha iyi görmüş oluruz.

Birçok klasik eser Türk okuyucusu için korkutucu derecede sayfaca kalabalık olsa da her iyi kitap yarım kilo ağırlığında olmak zorunda değil tabi ki. Edebiyat denizinin dalgalarını oluşturan betimleme ve yoğun imgelemde saklı olsa da bu denizin hırçın ve tatlı yüzü anlatım-anlaşılabilirlik gücü ve duruluğudur. Şimdi de elimizde bu söylediklerimizi doğrularcasına hırçın ve tatlı bakışlar atan bir kitap var: Stefan Zweig - Satranç.

61 yıllık ömrü boyunca iki dünya savaşı, yıkılan imparatorluklar ve katliamlar gören, şiirden biyografiye, sahne eserlerinden de öyküye kadar geniş bir çerçevede edebi eserler vermiş bir 20. yy. entelektüeli: Stefan Zweig.
Avusturya'da başlayıp Yahudi kökeni nedeniyle gestaponun avucuna düşme tehlikesine karşı İngiltere'ye kaçma ve oradan da Rio'ya kadar uzanan bir yaşam öyküsü...

Balzac, Dickens ve Montaigne gibi isimler için yazdığı biyografilerle edebiyat dünyasında ayrı bir yer edinen Zweig ülkemizde daha çok Amok Koşucusu, Acımak ve yazımızın başlıca sebebi olan Satranç ile tanınıyor.

New York'tan Buenos Aires'e doğru seyreden bir gemide her şeyiyle gizemli ve tuhaf bir adamın dünya satranç şampiyonunu yendiği bir satranç partisi ile başlayıp bitiyor desem doğru olur Satranç için. Elimizde tuttuğumuz eser anı ya da olayı anlatmaktan ziyade bir kişinin psikolojik evrimini ele alıyor zira.

Müsabaka sonrası Dr. B. ismindeki bu gizemli şahısın satrancı ne şartlar altında böylesine ustaca öğrendiğini kendi ağzından gayet samimi ve çarpıcı bir anlatımla öğrenmeye başlıyoruz. 2. Dünya Savaşı yıllarında Nazilerin oluşturdukları farklı bir sorgu ve mahkumiyet sistemine takılmıştır Dr. B. . Birkaç mobilya dışında her şeyden arındırılmış, zaman mefhumunu yok eden bir odada günler geçtikçe duvar kağıdındaki desenler dahi ezberleyecek bir ruh haline ve en tehlikelisi de zihinsel boşluğa itilir. Zaman geçtikçe boşluğun yerini hiçliğe ve psikolojik çöküntüye bırakması küçük bir mucize ile değişir gibi olsa da beyin daima yeniyi ve farklıyı arzulayacağı için sonsuz bir sarmalın içinde tıkılıp kalmayı kaldıramaz Dr. B.'nin entelektüel beyni.

Basit bir satranç müsabakası öyküsünden çok öte bir eser var karşımızda. Zweig çok geniş psikoloji birikimini eserine bütünüyle yansıtmayı başarmış. Dr. B'nin içine düştüğü psikolojik çöküntü ve entelektüel ölüm sayfalara tam anlamıyla sirayet etmiş. Yaklaşık olarak 70 sayfa olan eserde böylesine derinlikli psikolojik analizlerin anlatımın akıcılığına uyum sağlamış olması ciddi anlamda şaşırtıcı ve hayranlık uyandırıcı. Satranç bir an bile yavaşlamadığı gibi sığ sulara da asla ve asla yaklaşmayan bir eser.

Nazi baskısı, SS ve Gestapo'nun Alman entelektüelleri üzerinde nasıl bir yıkım ve baskı yarattığını apaçık gösteriyor Zweig. Dönemin önemli isimlerinden Jean Amery'nin dediği gibi Naziler ve toplama kampları birer "entelektüel ölüm"dür dönemin aydınları için.

İş Bankası Yayınları baskısıyla okuduğum eser söz konusu yayınevinin alışılageldik incelikli çalışmasının bir örneği. Ahmet Cemal'in akıcı ve tam anlamıyla "Türkçeleşmiş" tercümesi de eserin öz yapısını bozmadan dilimize taşımış. Sonuç olarak Satranç İstanbul içi bir toplu taşıma yolculuğu sırasında dahi başlanıp bitirilebilecek kadar kısa ancak hiç de öyle "çerezlik" olmayan bir eser.

24 Nisan 2014 Perşembe

Şehir Tiyatroları'ndan insan ve Türkiye üzerine sorgulamalar: VAKTİ GELDİ


Tiyatrolarda kış sezonuna veda etmeye hazırlandığımız şu günlerde izlenecek her oyunu kar hanesine yazmak gerek. Her ne kadar yazın açık hava tiyatrolarına akın edecek olsak da kış sezonu kadar doyurucu ve yoğun bir dönem olmayacağı aşikar.

Geride bırakmaya hazırlandığımız sezonda dikkatleri üzerine çekmeyi başarmış ve birçok otoriteden geçer not almış bir oyunla noktalıyorum ben de kış sezonunu,1982 doğumlu genç yazar Gökhan Erarslan'ın sahnelenme şansı bulan altıncı eseri: Vakti Geldi...

Kimliği belirsiz birisinden aldıkları birbirinin aynısı mektuplar sonrası kendilerini akşamın geceye kavuştuğu saatlerde, tren istasyonunun yanındaki ıssız bir parkta bulan üç eski arkadaşın tekinsiz buluşmaları ile başlıyor oyun. Birbirlerinin yüzüne bakıp konuşmaya hatta tanımaya bile cesaret edemeyen üç kişi! İnsan kendini yalnızca insanda tanır diyen Goethe misali birbirlerinde gördükleri öz benliklerinden kaçan bu üç adamın hayatı geçmişin yapraklarını kurcalanma vaktinin geldiğine inanan bir kadın tarafından alt üst olacaktır...

50'li yaşlardaki kariyer sahibi bu üç adamın 80 öncesi dönemde işledikleri dönüşü olmayan bir suçun ve büyük günahın ortaya çıkışı ve gerçek karşısındaki çözülmeleri çarpıcı biçimde gözlenebiliyor. Günah ve acımasızlıklar üzerine inşa ettikleri sarsılmaz kariyerlerinin 1 saat içerisindeki çöküşü insanı dehşete düşürürken Türkiye için "ne kadar da tanıdık bir durum" dedirtiyor ister istemez!

Perdenin açılıp oyunun başlamasıyla beraber ilk göze çarpan son derece doğal ve doyurucu dekor çalışması oluyor. Şehir Tiyatroları dışındaki dekor çalışmaları ile de tanınan Gamze Kuş yine çok başarılı bir iş çıkarmış. Buluşma yerleri olan park tüm gerçekçiliğiyle resmedilip izleyiciyi yormayan, kararında bir görsellik yakalanmış.

Vakti Geldi'nin ilk 15-20 dakikasında bariz biçimde göze çarpan bocalama halini tekdüzeliğin ötesinde bir senaryoyu sahneye yansıtmanın zorluğuna bağlıyorum. Bahsi geçen giriş kısmındaki diyalogların da fazlasıyla tiyatral ve suni durduğunu da eklemem gerek.

Girişteki patinaja rağmen öykünün omurgasının inşa edilmesiyle birlikte güçlü bir anlatım yakalamayı başarıyor oyun. Usta oyuncuların ustalıklarına yaraşır performansları da eklenince gelişme ve özellikle de sonuç bölümünde izleyiciyi sarıp sarmalıyor adeta esir ediyor. İzleyiciyi şoke eden olaylar silsilesi son derece başarılı bir mizahi dille sahneleniyor.

Yüzeysel yaklaştığımızda fazlaca dram yüklü hatta neredeyse melodramik bir yüzleşme/hesaplaşma öyküsü gibi gelebilir Vakti Geldi, ancak yazarında da dediği gibi "dört kişilik bir hikayeden daha fazlası" var karşımızda. Son derece dramatik bir öyküyü siyasi hiciv türü "vodvil"in ekseninde hatta tam ortasında gezdiriyor Gökhan Erarslan. Yazıldığı tarih ne olursa olsun dünü ve bugünü anlatan özellikle de ülkemiz için genelgeçer gerçeklikleri yansıtıyor sahneye.

Amaç ve hırslar uğruna kullanılıp atılan, sadece gerektiğinde hatırlanıp realitesi kabul edilen, haksızlık ve kandırılmanın binbir türlüsüne uğrayan kırmızılı kadının özelinde seçimden seçime -bir işe yarayacağı zaman!- hatırlanan Türk halkını görüyoruz ister istemez!

Böylesine dolu bir oyun için kısa sayılabilecek süresinde tam bir Türkiye gerçeği olan karakterlerin psikolojik çözümlemelerini tüm çıplaklığıyla yansıtabilmesi de takdire şayan. Karikatürize edilmekten oldukça uzak üç erkek karakterin çıkarları ve hırsları uğruna alaşağı ettikleri insan onuru ve değerler uykuları kaçıran, can yakan türden!

İzleyiciyi dolu dizgin finale doğru sürüklerken sürpriz finalini kısmen acık etse de bu durum hiç bir şekilde göze batmıyor. Vakti Geldi'de esas olan üst metinden ziyade perde arkasında bırakılanlar. Asıl mesele bilinçli olarak perde ardına gizlenerek her izleyicinin farklı tatlar alacağı bir oyun yaratılmış.

Yerli tiyatro yazını adına beklenti ve iştah içinde olduğumuz bu dönemlerde gelecek adına büyük ümitler veriyor Gökhan Erarslan. Daha önce sahnelenen 5 oyununda Hüseyin Avni Danyal ve Naşit Özcan (Vakti Geldi'de de birlikteler) gibi isimlerle çalışma şansı yakalaması da kendisi için önemli katkılar yapmış olsa gerek.
Yeşim Koçak

Tiyatromuzun ve seslendirme camiasının usta isimleri, Orhan Hızlı, Selçuk Soğukçay ve Ali Karagöz rollerinin hakkını vermekle kalmayıp hali hazırda başarılı bir metin olan esere sınıf atlatıyorlar. Yeni nesil Şehir Tiyatro'su oyuncularının önemli temsilcilerinden olan Yeşim Koçak ise "kadın" rolünde başarılı desem haksızlık olur çünkü Yeşim Koçak "kadını" oynamamış adeta yaşamış!

Son tahlilde ödenekli tiyatrolar için yüz akı sayılabilecek bir oyun var karşımızda. Gerek dekor tasarımı ve kullanımı gerekse de üst düzey oyunculukları ile hali hazırda başarılı olan metin altyapısını daha da ileri taşıyor Vakti Geldi. Bu haftasonuna kadar Kadıköy Haldun Taner önümüzdeki hafta da Gaziosmanpaşa Sahnelerinde izleyebileceğiniz oyunu "ne olur ne olmaz" diyerek bir an önce izlemenizi tavsiye ediyorum.

24 Mart 2014 Pazartesi

70'ler Türkiye'sine cesur bir bakış! "Zengin Mutfağı"


Son dönemlerde ödenekli tiyatroların muhafazakarlaştığı ve sanatın doğasında olan muhalif ruhun yerini git gide iktidarın eksenine bıraktığı konuşulur oldu. Birbiri ardını kovalayan sansür kararları ve Devlet Tiyatroları'nın üzerinde gezen kara bulutlara rağmen sözü ve meselesiyle cesur ve çarpıcı oyunlar (çok şükür ki) yine de sahnelenmeye devam ediyor.

İktidar partisinin etkisi altına girdiği sıkça dillendirilen İstanbul Şehir Tiyatroları da tüm bu söylemleri yalanlarcasına sosyalist ve hümanist dokunuşu güçlü, kişilikli oyunlar sahnelemekten geri kalmıyor.Geçtiğimiz yıllarda sahnelenen  Günlük Müstehcen Sırlar, Rosenbergler Ölmemeli, Dar Ayakkabıyla Yaşamak gibi kapitalist düzene meydan okuyan, önce insan diyen oyunlara geçen yıl bir yenisi daha eklendi; Zengin Mutfağı.

Türk Tiyatro yazınının usta ismi Vasıf Öngören imzalı Zengin Mutfağı, 12 Mart'ın kıskacında kıvranan Türk siyasi ve toplumsal yaşamını zengin bir evin mutfağından sosyalist bir bakışlar gözlemliyor.

ABD ve Avrupa'da meydana gelen her gelişme gibi sendikal eylemler, grevler ve McCarthycilik benzeri devlet terörünün de gecikmeli olarak ülkemizde görüldüğü yıllar olan Yetmişlerin başında İstanbul ve Kocaeli'yi sarsan işçi eylemleri ile başlayıp siyasi kamplaşma ve faşizmin ülkeyi nasıl 12 Eylül'e götürdüğünün mizah soslu bir tasvirini yapıyor oyun.

Evin aşçısı Lütfü Usta'nın tam olarak hikayenin ve siyasi çatışmanın orta noktasında yani izleyicinin yerinde konumlanması anlatımı oldukça güçlü kılıyor. Halkı ısırıp duran ve "gerçekten hayvan olan" sermayenin köpekleriyle git gide sermayenin köpeği olanlar tüm çıplaklığıyla sergileniyor, Lütfü Usta ve dolayısıyla izleyicinin gözü önüne. Yer yer tarafgirliği ve mesaj kaygısı fazlaca ön plana çıksa da  meselesini her yönden ustalıklı bir biçimde ele alıyor oyun.

Önceleri "gahrolsun gomünisler" mottosunda iken köpekleri ve köpekleşenleri gördükçe uyanışa geçip "insan kime hizmet ettiğini bilmeli" diye sorgulama haline geçen de yine merkez karakter ya da oyunun ana hedefindeki izleyiciyle özleştirilen Lütfü Usta oluyor.

Ülkemizin en karanlık dönemlerinin başlangıcına ışık tutan Zengin Mutfağı reji, dramaturgi ve dekor bakımında oldukça başarılı bir yapım. Yazar Vasıf Öngeren'in kızı Aslı Öngeren babasının mirasını başarıyla sahnelemiş. Yine Aslı Öngören tarafından yazılan şarkı sözleri de müzikal karakterli bir çok oyunda karşımıza çıkan zorlama eserlerin çok ötesinde olmuş.

3 yıl önce yine Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen Marat/Sade'da Marquis de Sade rolünde büyük hayranlığımızı kazanan Murat Garipağaoğlu Lütfü Usta rolüyle bıraktığı yerin çok ötesine çıkıyor. Sadizme adını veren Fransız asilzade Marquis de Sade'dan Egeli pehlivan eskisi, babacan Lütfü Usta'ya varan karakter yelpazesi ve başarısı hayranlık uyandırıcı.

Murat Garipağaoğlu'nun biraz gölgesinde kalmış gibi olsalar da genç oyuncu Irmak Örnek, genç oyunculuktan kıdemliye geçişlerini büyük beğeniyle takip ettiğim Ali Mert Yavuzcan ve Ozan Gözel'in de performansları da oldukça iyiydi.

Zengin Mutfağı 2 saati aşan süresine rağmen bir an olsun bile bunaltıp, yormayan bir oyun. Gerçekçi bir anlatımı mizahla harmanlamayı bilmesi bu başarısının temel unsuru. 80'li yıllarda Şener Şen'in başrolünde olduğu bir kadroyla beyaz perdeye de uyarlanan eserle türdeş sayılabilecek eserlerin pek de uzun sürmeyen sahne ömürleri dikkate alındığında bir an önce gidip izlemenizde fayda var.

17 Mart 2014 Pazartesi

Çıkışı ararken savrulan hayatların öyküsü: "KÖKSÜZ"



Kökünden sökülüp çıkarılmış bir ağacın yaprakları tüm hayatta kalma çabalarına rağmen zamanla solup kurumaya ve en nihayetinde dökülerek etrafa savrulmaya başlayacaktır. Aile müessesini de pek tabi bir ağaca benzetmek ve benzer bir sonu ailede de görmek mümkündür.

İşte tam da bu noktadan hareket ediyor Köksüz, aileyi taşıyan, kollayan ve bir arada tutan (tıpkı bir ağacın kökü ve gövdesi gibi) babanın zamansız kaybı sonrası üzerlerine çöken yükün altında ezilip parçalanan aile bireylerinin ya da tam anlamıyla "geriye kalanların" hikayesi...

Manik depresif, aşırı takıntılı ve "Oblomovvari" bir anne, sevgisizlikten ve dış çevrece üzerine yüklenen baskıdan dolayı batağa saplanmakta olan "evin ergen oğlu", suskunluğunda boğulmak üzere olan evin küçük kızı ve tüm bu dertleri sırtlamak zorunda kalmış orta yaşların eşiğindeki evin büyük kızı Feride...

Uç noktalarda problemli karakterlerin sert sayılabilecek yaşantılarını sakin ve içtenlikli bir anlatımla ele alıyor film. 85 dakika gibi kısa sayılabilecek süresinde böylesine güçlü karakterleri derinlemesine yansıtmayı başaran  Deniz Akçay Katıksız'a gıptayla bakmamak elde değil.

Bir şekilde çıkış arayan karakterlerin filmi ayrıca Köksüz. Bunalımını ve sevgisizliğini yasak bir cinsellikle bastırmaya kalkışan İlker ya da zoraki olarak öpüşmeleri akabinde dişlerini bastıra bastıra fırçalama ihtiyacı hissettiği adamın evlenme teklifine evet deyip bir şekilde çıkışa varmaya çalışan Feride...

Köksüz, gerçekçi hikaye anlatımı, güçlü ve derinlikli karakterleri, sosyal ve psikolojik tahlilleri ustaca bir yönetmen bakışı ile ele alarak bir çok açıdan büyük oynuyor ancak çok şey anlatayım derken hiç bir işi doğru düzgün yapamayan filmlerin yanlışına düşmüyor. Deniz Akçay Katıksız, Nuri Bilge Ceylan ve Andrei Zvyagintsev'i andıran "gözü kuvvetli" bir sinemacılık sergiliyor ilk filminde.

Feride rolünde Ahu Türkpençe ve İlker'de Alp Başar başta olmak üzere tüm oyunculuklar ışıldıyor adeta, tabi bunda yönetmenin karakter işlemedeki başarısının payı da büyük.

"Başka Sinema" oluşumu kapsamında dar kapsamda bir gösterim şansı bulduğundan bir an önce gidip izlenesi hatta kaçırılmaması gereken bir film, Köksüz...

15 Mart 2014 Cumartesi

Aşk Filmi dediğin... "Bi Küçük Eylül Meselesi"


Sinemamızın son 20 yılına "Yeni Türk Sineması" diyebiliriz. 12 Eylül sonrası 15 yıla yakın süren bir Fetret Devri'ne giren sektör 90'ların ikinci yarısında yaşadığı yeniden doğuş ile yılda 60'dan fazla filmi vizyona taşır bir hale geldi.

Ticari kaygılar neticesinde daha çok komedi ya da milliyetçilik soslu aksiyon filmleri izlediğimiz-çektiğimiz bu yıllarda "sanat sineması" dediğimiz türü bir kenara koyarsak en çok ihmal edilen ise "aşk" oldu. Tabi  "aşk filmi" ya da "romantizm dozu yüksek" etiketleri taşıyan filmle üretildi ancak aslolan  yani "aşk" genellikle ikinci planda kaldı. Bahsettiğimiz türden filmlerde asıl mesele her daim sosyalist mücadele, hayat kavgası, köşeyi dönme hırsı vs. oldu, aşk ise sadece izleyici kitlesini çeşitlendirmek için eklenmiş çoğunlukla eğreti duran bir yan konu....

Issız Adam gibi iyi filmler de izledik elbette bu süreçte ancak 3 hafta önce vizyonla tanışan "Bi Küçük Eylül Meselesi" aşkı ve aşığı "tertemiz" bir anlatılma izleyiciye sunmada diğerlerinden ayrı bir yer edindi kendine.

Tv dizilerinden tanıdığımız Kerem Deren ilk yönetmenlik deneyiminde aklı havada, dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden İstanbullu Eylül ile hayata karşı ürkek aşka da bir o kadar aç Bozcaadalı ressam Tek'in bağ bozumu gibi gelip geçen aşk hikayesine odaklanıyor.

Açılış sekansıyla birlikte Eylül'ün uçarı ve sadece kendisine yer olan hayatıyla karşılaşıyoruz. Eğlenceli, umursamaz, özgür... Karikatürize edilmiş gibi duran bir İstanbul kız Eylül. Yaşam sevinci halleriyle başlayan güneşli bir günü trafik kazası ve akabinde yaşadığı hafıza kaybı neticesinde unutmak istedikleriyle yüzleşmeye başlıyor Eylül.

Sondan başlayıp saat yönünün tersine doğru ilerleyen film giriş ve gelişme bölümünün bir kısmında ciddi anlatım sıkıntıları çekiyor. İzleyiciyi konunun içine çekme güçlüğü Eylül'ün dış ses anlatımıyla giderilmeye çalışılmış ki sinemasal olarak pek tuttuğum bir yöntem olduğu söylenemez.

Filmin ikinci yarısına doğru Eylül ve Tek'in aşklarının alevlenmesi, anlatımdaki güzelliğin doruğa ulaşması ve Bozcaada'nın tüm güzelliğiyle bu anlatıma destek çıkması ile birlikte film kanatlanıyor adeta.

Günün dünveyi kaygılarına fazlaca takılarak ıskaladığımız mucizeler her inansın akılını az çok kurcalar. "Bi Küçük Eylül Meselesi" de aynı noktadan hareket ediyor. Kendini tam da mucizenin kollarına bırakmak üzereyken günlük korkuları ve takıntıları sonucu rüyadan uyanan Eylül ile o mucizenin tam da kendisi olan Tek aşkın sosyolojik-psikolojik boyutunu derinlemesine yansıtıyorlar.

"Aşık olmak için fazla neşeliyim" diyen Eylül'ün başlattığı her şey yine onun tarafından sonlandırılıyor. Filmin takdir ettiğim yanı, aşkın imkansızlığı ya da sınıflararası aşk gibi konulara saplanmayıp, aşkı ajite etmeden tüm duruluğuyla yansıtıyor oluşu. Bozcaada'nın sunduğu pastoral arka plan da bu anlatıma büyük katkı yapıyor.



Farah Zeynep Abdullah, Eylül rolünde kariyerinin doruklarında bir performans sergilerken Tek'e hayat veren Engün Akyürek'in standart üstü oyunu Farah Zeynep Abdullah'ın gölgesinde kalmaktan kurtulamıyor. Nil Karaibrahimgil'in seslendirdiği "Kanatlarım Var Ruhumda" adlı şarkı da son zamanlarda dinlediğim en uyumlu ve güzel film şarkısı.


Sonuç olarak "Bi Küçük Eylül Meselesi" "aşk filmi" sıfatını sonuna kadar hak ediyor. Film bitiminde eğer sahipseniz aşkınıza daha da fazla sarılmak isteyeceksiniz. Yaklaşan yaz ayları neticesinde kalbinize saplanacak olan Bozcaada'ya gitme sevdası da cabası.

5 Mart 2014 Çarşamba

Seyir Defterinden Kısa Kısa #1: "American Hustle" ve "Inside Llewyn Davis"

Adından da anlaşılacağı üzere seyrettiklerimin sayfaya yansımaları şeklinde tezahür edecek yepyeni bir bölümle karşınızdayım. İş ve okul bazında yoğun  geçen günlere inat devam eden "sinefilliğin hakkını verme" eylemlerini her film için uzunca bir inceleme ile sonuçlandırmak oldukça meşakkatli bir iş olduğundan daha kısa ve net ifadelerle bezeli "Seyir Defterinden Kısa Kısa" bölümünü oluşturmaya karar verdim.

Yılın en iyi filmleri listelerinin bir çoğunda ilk 50'ye giren iki film; Inside Llewyn Davis ve American Hustle defterimizin ilk konukları oluyor...


American Hustle

10 Dalda aday olduğu Akademi Ödülleri'nden eli boş dönen American Hustle tıpkı aday olduğu tüm ödülleri daha iyi olan başka bir yapıma kaptırdığı gibi sinemasal anlamda da vasat ile iyinin arasında gidip geliyor. Amerika'nın Nixon kaynaklı Watergate Skandalı'nın etkilerini daha yeni yeni atlatmaya başladığı 70'li yıllarda geçen film dönemin ruhuna uygun bir biçimde siyaset-mafya-kara para eksenli hikayesini izleyiciye kanıtsatmakta büyük sıkıntı çekiyor.

David O. Russell'ın reji ve görüntü yönetmenliği konusunda başarılı olduğunu inkar etmek mümkün değil ancak 2 saati aşan süresiyle yer yer sıkıcı olma noktasına da gidip geliyor film. 


Artıları: Amy Adams-Christian Bale, 70'lerin ruhunu yansıtmadaki görsel başarısı.

Eksileri: Hikayede havada kalan çok yer ver, yer yer çok yavaş ve sıkıcı.






Inside Llwelyn Davis

Inside Llwelyn Davis Coen Kardeşleri bu yıl Oscar yarışına sokamadı ancak sinemanın dahi çocuklarının bunu pek umursadıklarını sanmıyorum. Gitgide daha Coen kokan filmler çekmeye devam eden ikili Inside Llewyn Davis ile de kariyerlerine sağlam bir tuğla daha eklemiş oluyorlar.

60'ların puslu atmosferinde Amerikan Folk Müziği (Country)  tutkunu tam bir tutunamayan Llewyn Davis'in filmin adının hakkını verir biçimde iç dünyasını yansıtan film, bazı izleyiciler için oldukça zorlayıcı bir tonda olsa da Coen severleri fazlasıyla memnun edecek türden.

Oscar Isaac tarafından başarıyla canlandırılan Llewyn Davis'in hikayesinde kendimizden bir şeyler bulmamak mümkün değil. Dışlanan, tutunamayan ve kendisinin de bilmediği bir arayış içinde olan kahramanımızın iç dünyasına yaptığımız yolculuğu çok seveceğinizi düşünüyorum.

Artıları: Kediseverlere birebir, Country müzik, Coen imzası...

Eksileri: Ben bişey bulamadım :)