24 Mart 2014 Pazartesi

70'ler Türkiye'sine cesur bir bakış! "Zengin Mutfağı"


Son dönemlerde ödenekli tiyatroların muhafazakarlaştığı ve sanatın doğasında olan muhalif ruhun yerini git gide iktidarın eksenine bıraktığı konuşulur oldu. Birbiri ardını kovalayan sansür kararları ve Devlet Tiyatroları'nın üzerinde gezen kara bulutlara rağmen sözü ve meselesiyle cesur ve çarpıcı oyunlar (çok şükür ki) yine de sahnelenmeye devam ediyor.

İktidar partisinin etkisi altına girdiği sıkça dillendirilen İstanbul Şehir Tiyatroları da tüm bu söylemleri yalanlarcasına sosyalist ve hümanist dokunuşu güçlü, kişilikli oyunlar sahnelemekten geri kalmıyor.Geçtiğimiz yıllarda sahnelenen  Günlük Müstehcen Sırlar, Rosenbergler Ölmemeli, Dar Ayakkabıyla Yaşamak gibi kapitalist düzene meydan okuyan, önce insan diyen oyunlara geçen yıl bir yenisi daha eklendi; Zengin Mutfağı.

Türk Tiyatro yazınının usta ismi Vasıf Öngören imzalı Zengin Mutfağı, 12 Mart'ın kıskacında kıvranan Türk siyasi ve toplumsal yaşamını zengin bir evin mutfağından sosyalist bir bakışlar gözlemliyor.

ABD ve Avrupa'da meydana gelen her gelişme gibi sendikal eylemler, grevler ve McCarthycilik benzeri devlet terörünün de gecikmeli olarak ülkemizde görüldüğü yıllar olan Yetmişlerin başında İstanbul ve Kocaeli'yi sarsan işçi eylemleri ile başlayıp siyasi kamplaşma ve faşizmin ülkeyi nasıl 12 Eylül'e götürdüğünün mizah soslu bir tasvirini yapıyor oyun.

Evin aşçısı Lütfü Usta'nın tam olarak hikayenin ve siyasi çatışmanın orta noktasında yani izleyicinin yerinde konumlanması anlatımı oldukça güçlü kılıyor. Halkı ısırıp duran ve "gerçekten hayvan olan" sermayenin köpekleriyle git gide sermayenin köpeği olanlar tüm çıplaklığıyla sergileniyor, Lütfü Usta ve dolayısıyla izleyicinin gözü önüne. Yer yer tarafgirliği ve mesaj kaygısı fazlaca ön plana çıksa da  meselesini her yönden ustalıklı bir biçimde ele alıyor oyun.

Önceleri "gahrolsun gomünisler" mottosunda iken köpekleri ve köpekleşenleri gördükçe uyanışa geçip "insan kime hizmet ettiğini bilmeli" diye sorgulama haline geçen de yine merkez karakter ya da oyunun ana hedefindeki izleyiciyle özleştirilen Lütfü Usta oluyor.

Ülkemizin en karanlık dönemlerinin başlangıcına ışık tutan Zengin Mutfağı reji, dramaturgi ve dekor bakımında oldukça başarılı bir yapım. Yazar Vasıf Öngeren'in kızı Aslı Öngeren babasının mirasını başarıyla sahnelemiş. Yine Aslı Öngören tarafından yazılan şarkı sözleri de müzikal karakterli bir çok oyunda karşımıza çıkan zorlama eserlerin çok ötesinde olmuş.

3 yıl önce yine Şehir Tiyatroları'nda sahnelenen Marat/Sade'da Marquis de Sade rolünde büyük hayranlığımızı kazanan Murat Garipağaoğlu Lütfü Usta rolüyle bıraktığı yerin çok ötesine çıkıyor. Sadizme adını veren Fransız asilzade Marquis de Sade'dan Egeli pehlivan eskisi, babacan Lütfü Usta'ya varan karakter yelpazesi ve başarısı hayranlık uyandırıcı.

Murat Garipağaoğlu'nun biraz gölgesinde kalmış gibi olsalar da genç oyuncu Irmak Örnek, genç oyunculuktan kıdemliye geçişlerini büyük beğeniyle takip ettiğim Ali Mert Yavuzcan ve Ozan Gözel'in de performansları da oldukça iyiydi.

Zengin Mutfağı 2 saati aşan süresine rağmen bir an olsun bile bunaltıp, yormayan bir oyun. Gerçekçi bir anlatımı mizahla harmanlamayı bilmesi bu başarısının temel unsuru. 80'li yıllarda Şener Şen'in başrolünde olduğu bir kadroyla beyaz perdeye de uyarlanan eserle türdeş sayılabilecek eserlerin pek de uzun sürmeyen sahne ömürleri dikkate alındığında bir an önce gidip izlemenizde fayda var.

17 Mart 2014 Pazartesi

Çıkışı ararken savrulan hayatların öyküsü: "KÖKSÜZ"



Kökünden sökülüp çıkarılmış bir ağacın yaprakları tüm hayatta kalma çabalarına rağmen zamanla solup kurumaya ve en nihayetinde dökülerek etrafa savrulmaya başlayacaktır. Aile müessesini de pek tabi bir ağaca benzetmek ve benzer bir sonu ailede de görmek mümkündür.

İşte tam da bu noktadan hareket ediyor Köksüz, aileyi taşıyan, kollayan ve bir arada tutan (tıpkı bir ağacın kökü ve gövdesi gibi) babanın zamansız kaybı sonrası üzerlerine çöken yükün altında ezilip parçalanan aile bireylerinin ya da tam anlamıyla "geriye kalanların" hikayesi...

Manik depresif, aşırı takıntılı ve "Oblomovvari" bir anne, sevgisizlikten ve dış çevrece üzerine yüklenen baskıdan dolayı batağa saplanmakta olan "evin ergen oğlu", suskunluğunda boğulmak üzere olan evin küçük kızı ve tüm bu dertleri sırtlamak zorunda kalmış orta yaşların eşiğindeki evin büyük kızı Feride...

Uç noktalarda problemli karakterlerin sert sayılabilecek yaşantılarını sakin ve içtenlikli bir anlatımla ele alıyor film. 85 dakika gibi kısa sayılabilecek süresinde böylesine güçlü karakterleri derinlemesine yansıtmayı başaran  Deniz Akçay Katıksız'a gıptayla bakmamak elde değil.

Bir şekilde çıkış arayan karakterlerin filmi ayrıca Köksüz. Bunalımını ve sevgisizliğini yasak bir cinsellikle bastırmaya kalkışan İlker ya da zoraki olarak öpüşmeleri akabinde dişlerini bastıra bastıra fırçalama ihtiyacı hissettiği adamın evlenme teklifine evet deyip bir şekilde çıkışa varmaya çalışan Feride...

Köksüz, gerçekçi hikaye anlatımı, güçlü ve derinlikli karakterleri, sosyal ve psikolojik tahlilleri ustaca bir yönetmen bakışı ile ele alarak bir çok açıdan büyük oynuyor ancak çok şey anlatayım derken hiç bir işi doğru düzgün yapamayan filmlerin yanlışına düşmüyor. Deniz Akçay Katıksız, Nuri Bilge Ceylan ve Andrei Zvyagintsev'i andıran "gözü kuvvetli" bir sinemacılık sergiliyor ilk filminde.

Feride rolünde Ahu Türkpençe ve İlker'de Alp Başar başta olmak üzere tüm oyunculuklar ışıldıyor adeta, tabi bunda yönetmenin karakter işlemedeki başarısının payı da büyük.

"Başka Sinema" oluşumu kapsamında dar kapsamda bir gösterim şansı bulduğundan bir an önce gidip izlenesi hatta kaçırılmaması gereken bir film, Köksüz...

15 Mart 2014 Cumartesi

Aşk Filmi dediğin... "Bi Küçük Eylül Meselesi"


Sinemamızın son 20 yılına "Yeni Türk Sineması" diyebiliriz. 12 Eylül sonrası 15 yıla yakın süren bir Fetret Devri'ne giren sektör 90'ların ikinci yarısında yaşadığı yeniden doğuş ile yılda 60'dan fazla filmi vizyona taşır bir hale geldi.

Ticari kaygılar neticesinde daha çok komedi ya da milliyetçilik soslu aksiyon filmleri izlediğimiz-çektiğimiz bu yıllarda "sanat sineması" dediğimiz türü bir kenara koyarsak en çok ihmal edilen ise "aşk" oldu. Tabi  "aşk filmi" ya da "romantizm dozu yüksek" etiketleri taşıyan filmle üretildi ancak aslolan  yani "aşk" genellikle ikinci planda kaldı. Bahsettiğimiz türden filmlerde asıl mesele her daim sosyalist mücadele, hayat kavgası, köşeyi dönme hırsı vs. oldu, aşk ise sadece izleyici kitlesini çeşitlendirmek için eklenmiş çoğunlukla eğreti duran bir yan konu....

Issız Adam gibi iyi filmler de izledik elbette bu süreçte ancak 3 hafta önce vizyonla tanışan "Bi Küçük Eylül Meselesi" aşkı ve aşığı "tertemiz" bir anlatılma izleyiciye sunmada diğerlerinden ayrı bir yer edindi kendine.

Tv dizilerinden tanıdığımız Kerem Deren ilk yönetmenlik deneyiminde aklı havada, dünyanın kendi etrafında döndüğünü zanneden İstanbullu Eylül ile hayata karşı ürkek aşka da bir o kadar aç Bozcaadalı ressam Tek'in bağ bozumu gibi gelip geçen aşk hikayesine odaklanıyor.

Açılış sekansıyla birlikte Eylül'ün uçarı ve sadece kendisine yer olan hayatıyla karşılaşıyoruz. Eğlenceli, umursamaz, özgür... Karikatürize edilmiş gibi duran bir İstanbul kız Eylül. Yaşam sevinci halleriyle başlayan güneşli bir günü trafik kazası ve akabinde yaşadığı hafıza kaybı neticesinde unutmak istedikleriyle yüzleşmeye başlıyor Eylül.

Sondan başlayıp saat yönünün tersine doğru ilerleyen film giriş ve gelişme bölümünün bir kısmında ciddi anlatım sıkıntıları çekiyor. İzleyiciyi konunun içine çekme güçlüğü Eylül'ün dış ses anlatımıyla giderilmeye çalışılmış ki sinemasal olarak pek tuttuğum bir yöntem olduğu söylenemez.

Filmin ikinci yarısına doğru Eylül ve Tek'in aşklarının alevlenmesi, anlatımdaki güzelliğin doruğa ulaşması ve Bozcaada'nın tüm güzelliğiyle bu anlatıma destek çıkması ile birlikte film kanatlanıyor adeta.

Günün dünveyi kaygılarına fazlaca takılarak ıskaladığımız mucizeler her inansın akılını az çok kurcalar. "Bi Küçük Eylül Meselesi" de aynı noktadan hareket ediyor. Kendini tam da mucizenin kollarına bırakmak üzereyken günlük korkuları ve takıntıları sonucu rüyadan uyanan Eylül ile o mucizenin tam da kendisi olan Tek aşkın sosyolojik-psikolojik boyutunu derinlemesine yansıtıyorlar.

"Aşık olmak için fazla neşeliyim" diyen Eylül'ün başlattığı her şey yine onun tarafından sonlandırılıyor. Filmin takdir ettiğim yanı, aşkın imkansızlığı ya da sınıflararası aşk gibi konulara saplanmayıp, aşkı ajite etmeden tüm duruluğuyla yansıtıyor oluşu. Bozcaada'nın sunduğu pastoral arka plan da bu anlatıma büyük katkı yapıyor.



Farah Zeynep Abdullah, Eylül rolünde kariyerinin doruklarında bir performans sergilerken Tek'e hayat veren Engün Akyürek'in standart üstü oyunu Farah Zeynep Abdullah'ın gölgesinde kalmaktan kurtulamıyor. Nil Karaibrahimgil'in seslendirdiği "Kanatlarım Var Ruhumda" adlı şarkı da son zamanlarda dinlediğim en uyumlu ve güzel film şarkısı.


Sonuç olarak "Bi Küçük Eylül Meselesi" "aşk filmi" sıfatını sonuna kadar hak ediyor. Film bitiminde eğer sahipseniz aşkınıza daha da fazla sarılmak isteyeceksiniz. Yaklaşan yaz ayları neticesinde kalbinize saplanacak olan Bozcaada'ya gitme sevdası da cabası.

5 Mart 2014 Çarşamba

Seyir Defterinden Kısa Kısa #1: "American Hustle" ve "Inside Llewyn Davis"

Adından da anlaşılacağı üzere seyrettiklerimin sayfaya yansımaları şeklinde tezahür edecek yepyeni bir bölümle karşınızdayım. İş ve okul bazında yoğun  geçen günlere inat devam eden "sinefilliğin hakkını verme" eylemlerini her film için uzunca bir inceleme ile sonuçlandırmak oldukça meşakkatli bir iş olduğundan daha kısa ve net ifadelerle bezeli "Seyir Defterinden Kısa Kısa" bölümünü oluşturmaya karar verdim.

Yılın en iyi filmleri listelerinin bir çoğunda ilk 50'ye giren iki film; Inside Llewyn Davis ve American Hustle defterimizin ilk konukları oluyor...


American Hustle

10 Dalda aday olduğu Akademi Ödülleri'nden eli boş dönen American Hustle tıpkı aday olduğu tüm ödülleri daha iyi olan başka bir yapıma kaptırdığı gibi sinemasal anlamda da vasat ile iyinin arasında gidip geliyor. Amerika'nın Nixon kaynaklı Watergate Skandalı'nın etkilerini daha yeni yeni atlatmaya başladığı 70'li yıllarda geçen film dönemin ruhuna uygun bir biçimde siyaset-mafya-kara para eksenli hikayesini izleyiciye kanıtsatmakta büyük sıkıntı çekiyor.

David O. Russell'ın reji ve görüntü yönetmenliği konusunda başarılı olduğunu inkar etmek mümkün değil ancak 2 saati aşan süresiyle yer yer sıkıcı olma noktasına da gidip geliyor film. 


Artıları: Amy Adams-Christian Bale, 70'lerin ruhunu yansıtmadaki görsel başarısı.

Eksileri: Hikayede havada kalan çok yer ver, yer yer çok yavaş ve sıkıcı.






Inside Llwelyn Davis

Inside Llwelyn Davis Coen Kardeşleri bu yıl Oscar yarışına sokamadı ancak sinemanın dahi çocuklarının bunu pek umursadıklarını sanmıyorum. Gitgide daha Coen kokan filmler çekmeye devam eden ikili Inside Llewyn Davis ile de kariyerlerine sağlam bir tuğla daha eklemiş oluyorlar.

60'ların puslu atmosferinde Amerikan Folk Müziği (Country)  tutkunu tam bir tutunamayan Llewyn Davis'in filmin adının hakkını verir biçimde iç dünyasını yansıtan film, bazı izleyiciler için oldukça zorlayıcı bir tonda olsa da Coen severleri fazlasıyla memnun edecek türden.

Oscar Isaac tarafından başarıyla canlandırılan Llewyn Davis'in hikayesinde kendimizden bir şeyler bulmamak mümkün değil. Dışlanan, tutunamayan ve kendisinin de bilmediği bir arayış içinde olan kahramanımızın iç dünyasına yaptığımız yolculuğu çok seveceğinizi düşünüyorum.

Artıları: Kediseverlere birebir, Country müzik, Coen imzası...

Eksileri: Ben bişey bulamadım :)

27 Şubat 2014 Perşembe

Oscar'a 3 Kala.... Oscar tahminleri ve değerlendirmeler...



Daha çok Oscar adı verilen heykelcikle tanınan Akademi Ödülleri'nin sahiplerini bulmasına sayılı günler kala adaylara ve ödüllerin yakın tarihine bir göz atacağımız yazımızla karşınızdayız. Tüm dünyada 50 Milyondan fazla insanın izlemesi beklenen törenin bizim açımızdan en büyük handikabı bu yıl açık kanaldan yayınlanmayacak olması. Oscar ödül töreni sadece Digituruk Sinema Paketi sahibi izleyiciler tarafından izlenebilecek (internetten izlemenin binbir yolunu saymazsak tabi!) Ödül törenini uzun yıllardır Mehmet Açar ve Engin Ertan gibi iki usta eleştirmenim de katılımıyla NTV ekranlarında izlemeye alışmış seyirciler için hoş olmayan bir durum ne yazık ki. Gecenin ev sahipliğini ise ünlü tv programcısı Ellen Degeneres yapacak

Bu yıl ki adaylıklara göz atacak olursak tabi ki en temel merak konumuz en iyi film ödülünün hangi yapıma gideceği. 2009 yılından bu yana 10 aday filmin yarıştığı bu dalda bu yıl diğerlerine göre öne çıkan birkaç film olsa da net bir yargıya varmak oldukça zor. Özellikle 11 Eylül sonrası verilen ödüllere bakacak olursak Amerikan tarihini ilgilendiren meseleler, kapitalizm ve ekonomik krizler, kültürel çatışmalar, savaşlar vs. gibi konuları ele alan yapımların ciddi bir biçimde kollandığını görmek mümkün. Amerikan olma ve birlikte yaşama tezi temalı Çarpışma'nın 2005'de, ekonomik krizle çırpınan dünyaya bir umut daima vardır mesajı veren Milyoner'in 2008'de, Irak Savaşı'nda geçen Ölümcül Tuzak'ın (bana göre skandal bir biçimde) Avatar'ı mağlup edip 2009'da ve İran devrimi sonrası ülkede mahsur kalan Amerikalı diplomatları kaçırmak için verilen "destansı" mücadeleyi konu edinen Argo'nun geçen yıl aldığı En İyi Film Oscarı ödülleri hala hafızalarda!

Son 5-6 yıldır dikkat çeken bir diğer mevzu ise Akademi'nin 10 adaylık liste içine hemen hemen her türden ve gelenekten filmler sıkıştırıyor olması. "Block Buster" dediğimiz gişe yapımları, Avrupalı (özellikle de Fransız) izleyiciyi çekmek için eklenen Fransız yapımı filmler, hemen hemen her yıl bir örneğini gördüğümüz Afro-Amerikan toplumuyla ilgili yapımlar, bağımsız sinemanın kara-mizah unsuru içeren örnekleri... 10 filmlik seçkide bariz bir biçimde denge unsurları gözetildiği görülebiliyor.



Bu yılki adaylıklara geldiğimizde ise Amerikan tarihi ve toplumsal meselelerden dem vuran Dallas Buyers Club, American Hustle ve 12 Years A Slave gibi filmlerin yanında Amerikan Milliyetçiliği yapan Captain Philips, görsel bir şölen sunan Gravity ve alışıldık Scorsese biyografilerinden The Wolf of Wall Street gibi yapımlara rastlıyoruz. İngiliz yapımı Philomena ise BAFTA'ya selam çakmak için listede!

EN İYİ FİLM 

Dünya genelinde eleştirmenler tarafından yapılan bir çok tahminde 12 Years A Slave öne çıksa da Alfonso Cuaron'un ayaklarımızı yerden kestiği Gravity ve Spike Jonze'un milyonların yüreğine dokunduğu Her de öne çıkan yapımlar. Yakın zamanda yaşadığımız Ölümcül Tuzak ve Aşık Şekspir gibi sürpriz zaferleri de göz önüne aldığımızda şu kesin kazanır demek daha da güçleşiyor.


Kazanır dediğim >>>> 12 Years A Slave

Kazansa şaşırmam >>>> Gravity

Keşke kazansa >>>> Her


EN İYİ YÖNETMEN

En iyi Yönetmen dalında yarışan 5 adayın hepsi gelenek olduğu üzere en iyi film dalında da rakipler. Senaryo dalında daha önce 2 kez aday gösterilen Alfonso Cuarón "Gravity" ile, üçüncü uzun metraj yapımı ile Oscar adaylığı elde eden Steve McQueen "12 Years A Slave" ile, daha önce 2 kez bu ödüle aday gösterilip eli boş dönen David O. Russell "American Hustle" ile, bu yıl dahil toplamda 8 kez aday gösterilip sadece Köstebek ile zafere ulaşan Martin Scorsese "The Wolf of Wall Street" ile, 2 kez senaryo 2 kez yönetmen dalında aday olup senaryo dalında ödülleri toplayan Alexander Payne "Nebraska" ile yarışa dahil oldular.

Altın Küre'de zafere ulaştığı gibi otoritelerin de kazanacaktır diye görüş birliğine vardıkları isim: Alfonso Cuaron. En İyi Film dalının en güçlü adayı 12 Years A Slave'in yönetmeni Steve McQueen ise bir diğer güçlü aday olsa da rüştünü ispatlaması için önünde uzun yıllar olduğu görüşü hakim.


Kazanır dediğim >>>> Alfonso Cuaron

Kazansa şaşırmam >>> Steve McQueen

Kazanması gereken >>> Alfonso Cuaron


EN İYİ ERKEK OYUNCU

Kimin galip geleceği en çok merak uyandıran dal ise hiç şüphesiz En İyi Erkek Oyuncu. Akademi yıllardır es geçtiği Leonardo Di Caprio'yu bu kez görecek mi? Yılın sürpriz ismi Chiwetel Ejiofor gecenin sürprizini yapacak mı? Kariyerini en iyi performansını sergileyen Matthew McConaughey gecenin galibi olacak mı? Bu sorular eşliğinde izleyeceğimiz ödül töreninde bana göre zafere ulaşması en muhtemel isim Matthew McConaughey.


Kazanır dediğim >>>> Matthew McConaughey

Kazansa şaşırmam >>> Leonardo Di Caprio

Kazansın artık dediğim >>> Leonardo Di Caprio


EN İYİ KADIN OYUNCU

En İyi Kadın Oyuncu dalında ise sürprize gebe olsa da Cate Blanchett'ın birkaç adım daha öne çıktığını görüyoruz. Woody Allen harikas Blue Jasmine ile yıla damga vuran Cate Blanchett altın heykelciği ikinci kez kucaklamaya çok yakın. American Hustle ile büyük sükse yapan Amy Adams ise sürpriz yapması en muhtemel isim. Usta oyuncu Meryl Streep'in de 18. kez bu yarışın içinde olduğunu da eklemeden geçmeyelim.



Kazanır, kazanmalı, kazanacak >>> Cate Blanchett

Kazansa şaşarım >>> Amy Adams


YABANCI DİLDE EN İYİ FİLM

Kişisel olarak en çok ilgilendiğim dal olan Yabancı Dilde En İyi Film ödülünde ise büyük bir rekabet yaşanıyor. İzleme şansı bulduğum Broken Circle Breakdown ile Jagten'in önemli favoriler olduğu ödülün bir diğer favorisi ise The Great Beauty. Bir çok izleyici hüzün nöbetine sokan Broken Circle Breakdown'un kazanacağını düşündüğüm ödülün sürpriz filmi ise The Great Beauty olabilir.

Kazanır >>> Broken Circle Breakdown

Kazansa şaşırmam >>> The Great Beauty

Hani olur ya dediğim >>> Jagten

23 Şubat 2014 Pazar

İBB Şehir Tiyatroları'ndan sağlık sistemine hicveden bir bakış: KES VE KAÇ





Yabancı dilden çevrim tiyatro oyunu dağarcığımızı bu ay itibariyle bir yazar daha kazandı; Peter Forsler. Drama eğitmenliği yaparken kaleme aldığı ilk metin olan Tercih'in 1979 yılında sahnelenmesi sonrasında daha yoğun bir şekilde oyunlar yazmaya başlayan Horsler özellikle kadın oyuncular için yazdığı oyunlarla dikkat çekiyor. Dramadan hicve kadar her türde eserler veren ve on farklı ülkede sahnelenme şansı bulan Horsler yazdığı oyunları sahnede görmeden tamamlanmamış birer metin olarak gördüğü için kitap olarak basılmasına da izin vermiyor.

İBB Şehir Tiyatroları'nın en başarılı sanatçılarından olan Bora Seçkin'i son 6 sezondur izlediğimiz Duşan Kovaçeviç oyunlarından hatırlayabiliriz. Sırasıyla İntiharın Genel Provası, Buluşma Yeri ve Dar Ayakkabıyla Yaşamak gibi oyunlarda Kovaçeviç'in klasikleşmiş sistem eleştirilerini seyirciye en net olarak aksettiren isim olarak çıkmıştı karşımıza Bora Seçkin. Açlık, savaşlar, hastalıklar ve kapitalizm gibi dünya meselelerine dair çok şey söyleyen bu oyunlarda rol aldıktan sonra yine benzer bir söylemi olan Kes ve Kaç'ın rejisinde karşımıza çıkıyor.

Tek hastalığı zenginlik ve sosyete budalalığı olan bir orta yaş üzeri bir kadın, lotodan ikramiye kazanmış ve kendisini spora vermiş bir adam ve eşi, karnı burnunda, çenesi düşük alt sınıftan bir kadın. Hepsi Londra'daki bir doktor kliniğinde buluşup randevularını beklemeye koyuluyorlar ve tam anlamıyla curcuna başlıyor. Dolandırıcı ve düzenbaz bir doktor ile dürüst ya da en azından dürüst kalmaya çalışan başka bir doktor ekseninden özel sağlık hizmetleri ve devletin insan sağlığına yaklaşımını hicveden oyun ilk perde biraz zorlansa da ikinci perdede İbrahim Can ve Berrin Koper'in muhteşem performanslarıyla uçuşa geçiyor.


Berrin Koper
Tam gün yasası ve muadil ilaç kullanımını tartışarak geçirdiğimiz son yıllara selam çakarcasına konuya sert göndermelerde bulunmak da ihmal edilmemiş. Yer yer mesaj kaygısı ve gönderme yapma arzusu fazla alenileşse de bu durumun oyunun genel gidişatına zarar verdiğini söyleyemeyiz. 1999'da İngiltere için yazılmış oyunun 2014 Türkiye'sini de ne denli güzel yansıttığını görmek de ilginç doğrusu!

Oyun özellikle ilk perdede fazla yoğun dekor kullanımı ve bence dramaturgiden kaynaklanan sebeplerle kopuk kopuk ve seyirciye uzak bir görünüş sergiliyor. Kerem Yılmazer gibi geniş sayılabilecek bir sahnede gözü bu denli yoran dekorların Haldun Taner veya Reşat Nuri sahnelerinde nasıl kullanılabileceğini kestirmek çok güç. İzlediğim gösterim muhtemelen oyunun 9 ya da 10. temsili olduğundan bu tip sıkıntıların zamanla düzeleceğini düşünüyorum.

Betül Kızılok
Bora Seçkin ile kader birliği etmişcesine yıllardır aynı sahneyi paylaşan İbrahim Can'ı düzenbaz doktor rolünde oldukça sempatik ve başarılı buldum, usta oyuncu Rıdvan Çelebi içinse hiç bir şey yapmayıp sadece konuşsa ses tonu bile yeter diyorum. Hemşire rolünde Eylül Soğukçay ilk tiyatro deneyiminden başarıyla çıkarken doktor Glove rolünde Cem Karakaya da kendisine yakışan bir oyun çıkarmış. Hamile kadın karakterini büyük bir enerjiyle adeta soluksuz canlandıran Betül Kızılok'a da ayrıca bir tebrik gerekiyor. Oyunun zirvedeki performansını ise tabi ki sona sakladım, hastalık hastası zengin kadın ile dört dörtlük bir oyun sunan Berrin Koper ustalığının hakkını vermiş, kendisini en son 2009 yılında Balıkesir Muhasebecisi'nde izlemiştim, neredeyse özdeş bir rolde yine çok başarılıydı.

Bir kısım izleyicinin dizilerden, tiyatro severlerin de başarıyla rol aldığı oyunlardan tanıdığı Özge Özder ise oyunun gidişatına oldukça etkili ancak fazla öne çıkmayan bir rolde karşımıza çıkıyor. 

Özge Özder

15 yıl önce İngiltere için yazılmış olan Kes ve Kaç 2014'ün Türkiye'si gibi dünyanın bir çok yerini de kapsayan bir hikaye ne yazık ki. Yüzyıllardır insanlığın ve siyasetin temel kavgalarından olan devlet halk için midir halk devlet için midir sorusunu akla getiriyor en nihayetinde. Yer yer mesaj kaygısı fazla öne çıksa da, gözü yoran dekoru rahatsızlık verse de zamanla rayına oturacağını düşündüğüm Kes ve Kaç mutlaka gidip izlenilmesi gereken bir oyun.

18 Şubat 2014 Salı

Sinemanın "Ozon" tabakası : Dans la maison (Evde) 2012





1997 yılında çektiği Regarde la mer ile uzun metraj sinema hayatına başlayan François Ozon, Fransız Sineması'nın en ilgi çekici yönetmenlerindendir. Özellikle kadın karakter yaratmadaki incelikli ve çekici işçiliği hemen hemen her filminde kendisini belli eder. 2005 yılına kadar perdeye taşıdığı Le temps qui reste, Les amants criminels, Gouttes d'eau sur pierres brûlantes ve Sitcom gibi yapımlarla kendinden söz ettirmekle kalmayıp sağlam bir izleyici kitlesi edinen Ozon şu sıralar olgunluk dönemi filmlerini birer birer sıralamakla meşgul!

8 femmes, Swimming Pool ve 5X2 gibi genellikle kadın karakterleri ile öne çıkan, yer yer tedirgin hatta rahatsız eden filmleriyle son 10 yıla da iyi işler sığdırmış olan Ozon 2012 yılını ise bir çok festivalden ödüllerle dönen Dans la maison (Evde) ile tamamladı.

Sanat galerisi işleten karısı Jeanne ile orta yaşlı bir orta sınıf hayatı sürmekte olan lise edebiyat öğretmeni Germain'ın hayatları 2. sınıf öğrencisi Claude'un verdiği bir kompozisyon ödevi ile renkli ve bir o kadar da karmaşık hal almıştır. Sınıf arkadaşı Rafa'nın evinde geçirdiği bir günü usta bir yazar havasında duru ama bir o kadar da güzel betimlemelerle anlatan Claude yazdıkları ile Jeanne ve Germain'i adeta kendisine bağımlı kılar. 3 kişilik bir çekirdek ailenin evinde yaşananları bazen abartılı bir gerçeklik ile bazen de arkadaşının annesine duyduğu tuhaf takıntı süzgecinden geçirerek anlatan Claude'un yazım yolculuğu öğretmeni Germain'in de katılmasıyla tuhaf ve karmaşık bir hal almaya başlar.

Woody Allen filmi tadında bir anlatımla -sıklıkla geveze, muzip, mizahi ve kafa karıştıran- bir hikaye anlatıcılığına soyunan François Ozon basit bir öykü üzerinden yazar-okur ilişkisini mercek altına alıyor. Juan Mayorga'nın "Arka Sırada Oturan Çocuk" isimli oyunundan uyarladığı filmin yazım sürecini anlatan Ozon senaryoyu oluştururken kendi yazım deneyimlerini de göz önüne aldığını vurguluyor.

Woody Allen-Diane Keaton ikilisine benzer bir şekilde orta sınıf entellektüel atışmaların tam ortasında yaşayan Jeanne-Germain çiftinin Claude'un yazdıkları sonucu bir süre sonra tamamen manipüle olan konumuna gelmeleri de hikayenin dikkat çekici yanlarından. Ozon, yer yer kurgu ile gerçekliği birbirinden ayırması güç derecede altüst ederek izleyicisini zihin jimnastiğine çıkarmayı da ihmal etmiyor.

Germain rolündeki Fabrice Luchini ile Jeanne rolündeki Kristin Scott Thomas'ın çok iyi bir kimya yakaladıklarını da atlamadan söyleyelim. Aksansız biçimde Fransızca konuşabilen İngiliz aktris Kristin Scott Thomas yönetmenin bizzat isteği sonucu hafif bir İngiliz aksanı ile oynamış.
Arayış içerisindeki lise öğrencisi Claude'a hayat veren Ernst Umhauer'ü de oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim. Fransız Sineması'nın zarafet sembollerinden Emmanuelle Seigner ise orta sınıftan mutsuz ev kadını Esther rolünde çok iyi bir performans ortaya koymuş.

Evde, izleyicinin zihnini kurcalayan, bir an olsun merak ve şüphe unsurunu eksik etmeyen bir film. Jeanne ve Germain'in içine düştükleri merak sarmalının içine seyirci olarak da düşüyoruz. Her filminde ibreyi biraz daha yükselten François Ozon sinematografisinde özel bir yer edinecek bir filme imza atmış. Mutlaka izlenmesi gereken bir yapım...