30 Ocak 2014 Perşembe

Ken Loach Sineması üzerine: Sweet Sixteen (2002)

Ken Loach sineması nedir? diye soracak olsanız, "seni, beni, bizi ve yaşadığımız hayatları en doğal ver gerçekçi haliyle anlatma olgusu" derim. İngiliz Bağımsız Sineması'nın en önemli isimlerinden olan Ken Loach bazı dönemler değişik konu ve türlere kaymış olsa da filmlerinin ana güzergahı-genellikle- banliyöde geçen gerçekçi hayatlar olmuştur. Loach karikatürize edilmiş tipler yaratmayı, ideal olanı anlatmayı asla seçmez onun en büyük derdi insanı olduğu gibi yansıtabilmektir.

Liberalizm'e karşı duruşunu da görürüz bir çok filminde, It's a Free World'de yumruklarını sallamıştır açık açık liberalizme! Torino Film Festivali'nde düşük ücretli taşeron işçi çalıştırılmasını protesto edip kendisine sunulan "büyük ödülü" almaması bile yeter belki Ken Loach'u anlamak için. -İşçi sınıfını en iyi anlatan yönetmen denmesi de boşuna değildir- Loach'a göre para ve onu elinde tutan güçler karşısında daima bir umut vardır ve  bu güç insanın öz benliğinde var olan mücadele güdüsüdür! Sıfırdan başlayıp destansı hikayeler anlatmaması da bu yüzdendir, o sıradan hayatlarda bulmuştur asıl gerçekliği ve umut mücadelesini. Belki çok iddialı bir fikir olacak ama Loach insanı insan yapan gerçek değerleri sakin bir dille anlatma derdindedir daima.


Ken Loach sinemasının izlerini sonuna kadar taşıyan bir film var şimdi karşımızda; "Sweet Sixteen" ya da filmlere yerli isim bulma özürlü yayıncıların verdiği yerli isimle Afili Delikanlı! 2002 yapımı film Cannes, BAFTA ve Britanya Bağımsız Film Ödülleri gibi bir çok kurumdan önemli ödüllere dönmüştü.

Umudun peşinde koşsa da umudun ona inat her geçen gün kaybolduğu Glasgow varoşlarından 15 yaşında bir genç; Liam. Uyuşturucu satıcısı erkek arkadaşı Stan yüzünden hapse giren annesinin tahliye olmasına 3 ay kala kendisinin ve annesinin hayatını yeniden kurma derdine giriyor. Umudun peşinde hayli meşakkatli ve boyundan büyük işlere girişen Liam'ın hikayesi alabildiğine gerçek ve çarpıcı.

Her gün hepimizin büyük veya küçük bir umudun peşinde koştuğu dünyada Liam'ın tek derdi ise Clyde Nehri manzaralı, ancak 2-3 kişinin yaşayabileceği bir karavanı satın alıp annesiyle yeni bir başlangıç yapmaktır. Hayaller ve umutlar güzel ama peki ya hayatın gerçekleri? Gerçekler bir bir gün yüzüne çıkmaya, Liam'ın yüzüne tokat olup inmeye başladıkça kahramanımızla birlikte biz de kocaman açmaya başlarız gözlerimizi. Tüm zorluklar sonucunda her şeyi başardığını sanan Liam'ın dramatik hikayesi hayallerini süsleyen nehrin kıyısında son bulmaktadır yine...


Bağımsız sinemanın ruhundan olsa gerek genel olarak tanınmamış isimlerle çalışan Ken Loach bu filminde de geleneğe sadık kalmış. Liam rolünde izlediğimiz Martin Compston ilk oyunculuk deneyiminde rolünün altından büyük bir başarıyla kalkıyor. Karakter gerçekçiliğine büyük önem veren Loach'un Liam'ı adeta Martin Compston'ın simasına işlediğini belirtmekte fayda var.

Hikayeyi tüm çıplaklığıyla anlatmadaki ustalığını burada da göstermiş Ken Loach. 16 yaşının arifesindeki bir hayatın düşen bir yaprak gibi gözlerimizin önünde kayıp gidişini öylesine yalın ve içsel anlatmış ki hayranlık duymamak elde değil! Liam'ın gözlerinden hayatın karanlık sokaklarına ve umudun yitirilişine atılan o güçlü bakışlar unutulur gibi değil. Basit gibi görünen bir hikayeyi böylesine sağlam ve gerçekçi anlatmaktan geçiyor zaten ustalık.


Sonuç olarak Ken Loach sinemasının bütün "farzlarını" yerine getiren, sarsıcı ve hayal kırıklığını en derinden hissettiren bir film Sweet Sixteen. 106 dakika sonunda, film bittiğinde hüzünlü ve sarsılmış bir ruh hali bırakması da en bilindik yan etkisi!