18 Şubat 2014 Salı

Sinemanın "Ozon" tabakası : Dans la maison (Evde) 2012





1997 yılında çektiği Regarde la mer ile uzun metraj sinema hayatına başlayan François Ozon, Fransız Sineması'nın en ilgi çekici yönetmenlerindendir. Özellikle kadın karakter yaratmadaki incelikli ve çekici işçiliği hemen hemen her filminde kendisini belli eder. 2005 yılına kadar perdeye taşıdığı Le temps qui reste, Les amants criminels, Gouttes d'eau sur pierres brûlantes ve Sitcom gibi yapımlarla kendinden söz ettirmekle kalmayıp sağlam bir izleyici kitlesi edinen Ozon şu sıralar olgunluk dönemi filmlerini birer birer sıralamakla meşgul!

8 femmes, Swimming Pool ve 5X2 gibi genellikle kadın karakterleri ile öne çıkan, yer yer tedirgin hatta rahatsız eden filmleriyle son 10 yıla da iyi işler sığdırmış olan Ozon 2012 yılını ise bir çok festivalden ödüllerle dönen Dans la maison (Evde) ile tamamladı.

Sanat galerisi işleten karısı Jeanne ile orta yaşlı bir orta sınıf hayatı sürmekte olan lise edebiyat öğretmeni Germain'ın hayatları 2. sınıf öğrencisi Claude'un verdiği bir kompozisyon ödevi ile renkli ve bir o kadar da karmaşık hal almıştır. Sınıf arkadaşı Rafa'nın evinde geçirdiği bir günü usta bir yazar havasında duru ama bir o kadar da güzel betimlemelerle anlatan Claude yazdıkları ile Jeanne ve Germain'i adeta kendisine bağımlı kılar. 3 kişilik bir çekirdek ailenin evinde yaşananları bazen abartılı bir gerçeklik ile bazen de arkadaşının annesine duyduğu tuhaf takıntı süzgecinden geçirerek anlatan Claude'un yazım yolculuğu öğretmeni Germain'in de katılmasıyla tuhaf ve karmaşık bir hal almaya başlar.

Woody Allen filmi tadında bir anlatımla -sıklıkla geveze, muzip, mizahi ve kafa karıştıran- bir hikaye anlatıcılığına soyunan François Ozon basit bir öykü üzerinden yazar-okur ilişkisini mercek altına alıyor. Juan Mayorga'nın "Arka Sırada Oturan Çocuk" isimli oyunundan uyarladığı filmin yazım sürecini anlatan Ozon senaryoyu oluştururken kendi yazım deneyimlerini de göz önüne aldığını vurguluyor.

Woody Allen-Diane Keaton ikilisine benzer bir şekilde orta sınıf entellektüel atışmaların tam ortasında yaşayan Jeanne-Germain çiftinin Claude'un yazdıkları sonucu bir süre sonra tamamen manipüle olan konumuna gelmeleri de hikayenin dikkat çekici yanlarından. Ozon, yer yer kurgu ile gerçekliği birbirinden ayırması güç derecede altüst ederek izleyicisini zihin jimnastiğine çıkarmayı da ihmal etmiyor.

Germain rolündeki Fabrice Luchini ile Jeanne rolündeki Kristin Scott Thomas'ın çok iyi bir kimya yakaladıklarını da atlamadan söyleyelim. Aksansız biçimde Fransızca konuşabilen İngiliz aktris Kristin Scott Thomas yönetmenin bizzat isteği sonucu hafif bir İngiliz aksanı ile oynamış.
Arayış içerisindeki lise öğrencisi Claude'a hayat veren Ernst Umhauer'ü de oldukça başarılı bulduğumu söylemeliyim. Fransız Sineması'nın zarafet sembollerinden Emmanuelle Seigner ise orta sınıftan mutsuz ev kadını Esther rolünde çok iyi bir performans ortaya koymuş.

Evde, izleyicinin zihnini kurcalayan, bir an olsun merak ve şüphe unsurunu eksik etmeyen bir film. Jeanne ve Germain'in içine düştükleri merak sarmalının içine seyirci olarak da düşüyoruz. Her filminde ibreyi biraz daha yükselten François Ozon sinematografisinde özel bir yer edinecek bir filme imza atmış. Mutlaka izlenmesi gereken bir yapım...

12 Şubat 2014 Çarşamba

En İyi Yabancı Film Oscar'ının Favorisi: Jagten (Onur Savaşı)


1998 yılında gösterime giren Şölen (Festen) ile hepimize şaşkına uğratmış bir isim: Thomas Vinterberg. Bir doğum günü kutlaması için bir araya gelen aile bireylerinin   aile sırlarını birer birer ifşa etmeye başlamasıyla işlerin kontrolden çıkışını ustaca kurgalayan Şölen Thomas Vinterberg'i bir anda gündeme oturtmuştu. Thomas Vinterberg 1996 yılında yaşadığı bu büyük başarının bir daha yanına yanaşamamıştı, ta ki şu an karşımızda olan Onur Savaşı'na (Jagten) kadar.

Kahramanımız, İsveç'in o bildik muhteşem doğası içinde, kendi halinde bir kasabada yaşayan Lucas. Görev yaptığı okul kapandıktan sonra bir kreşte çocuk bakıcılığı yapmaya başlayan Lucas eşinden ayrılmış ve ergenlik çağındaki oğluyla güç bela görüşebilir bir haldedir. Bakıcılığını üstlendiği çocuklardan, en yakın arkadaşının kızı Klara o yaştaki çocuklarda sık rastlanan başka başka imgeleri bir araya getirip olmadık şeyleri gerçek kabul etme eğiliminin sonucu olarak Lucas'ı kendisine cinsel tacizde bulunmakla suçlayınca her şey altüst olur.

Klara'nın söyledikleri o kadar mesnetsiz ve saçmadır ki Lucas ilk başlarda kendini savunma ihtiyacı bile hissetmez, insanlar hayal gücü geniş bir çocuk yerine yetişkin bir bireyi ciddiye alacaklardır ona göre! Beklediğinin aksine herşey tam tersi yönde gelişir ve en yakını bildikleri Lucas'ın suçlu olduğunu düşünür. Ortaçağ karanlığında olduğu gibi hiç kimse derinlemesine düşünmeye ihtiyaç bile duymamıştır ve cadı avı başlar.

Lucas her ne olursa olsun suçludur ve tertemiz olan toplumun korunması adına aforoz edilmeli, hayatı cehenneme çevrilmelidir artık! Bundan sonra karşımıza hızla psikolojisi bozulan bir Lucas çıkar, insanlara olan güvenini yitirmiş, aşağılanmanın bin türlüsünü görmüş en kötüsü de derdini anlatamamanın verdiği ızdırabın içinde...

Jagten öylesine sinir bozucu karakterler içeren bir film ki izlerken sakin kalabilmek mümkün değil. Yönetmen yarattığı bu karakterlerle izleyicinin sinirleriyle oynamayı başarmış diyeceğim ama bunların yönetmen elinden çıkma gerçek üstü karakterler olmadığını vurgulamak gerek, ne yazık ki dünyanın gerçeği bunlar...

Vinterberg sakin bir doğa içinde, fazla bir hareketlenmeye gitmeden ağır bir anlatım ile öyle bir çekicilik sunuyor ki hayran olmamak elde değil. Benzer bir konuyu işleyen Şüphe'de (Doubt) adı gibi bir şüphe unsuru vardı ancak Jagten'de neyin ne olduğunu, kimin suçlu kimin masum olduğunu en baştan biliyoruz. Vinterberg klasik bir sürpriz son ya da akıcı bir olaylar yığını filmi yapmaktan ziyade izleyiciyi sorgulama empati yapmaya itecek bir anlatım tutturmuş. Ben olsam ne yapardım sorusu sormadan filmi izleyecek bir seyirci düşünemiyorum.

Kuzeyli kötü adam rollerinin ünlü ismi Mads Mikkelsen Lucas rolünü yaşayarak oynamış adeta. Karakterin yaşadığı hayal kırıklıkları ve çöküntüler Mikkelsen'in yüzünde abartısız ve gerçekçi bir hal almış, son yıllarda gördüğüm en iyi aktör performansları listesi yapmış olsam ilk 10'a kesin girerdi Lucas rolüyle Mikkelsen. Cannes jürisi de benzer bir düşüncede olacak ki Mikkelsen'i Altın Palmiye ile ödüllendirmişler.

Sonuç olarak Jagten hiç bir fiziksel ya da metafizik öge göstermeden pastoral bir ortamda izleyiciye soğuk terler döktürüyor. Mads Mikkelsen'in performansı ve psikolojik dramanın en üst mertebesindeki anlatımı da eklediğimizde son yılların en iyi filmlerinden birisi karşımıza çıkmış oluyor.

9 Şubat 2014 Pazar

İSTDT'den yaşama ve insana dair bir oyun: YAŞAMAK DENEN BU ZAHMETLİ İŞ


1943-1999 yılları arasındaki 56 yıllık yaşamına 50'yi aşkın drama sığdırmış bir isim Hanoch Levin. Kendi kuşağının en dikkat çekici isimlerinden olan Polonya doğumlu İsrailli yazar yapıtlarında daha çok yaşam ve ölüm gibi temel insani ve varoluşsal sorunları ele almasıyla tanınır. İsrail tiyatro izleyicisi için Levin ile büyümüşlerdir demek abartılı olmasa da yazarın İsrail dışında da yankı bulmuş eserlerinin sayısı ancak bir elin parmakları kadardır. Levin varoluşçu bir yaklaşımla İsrail toplumunu, aile müessesesini ve politik meseleleri eleştirirken hayat verdiği "arızalı" karakterler ile de gülümsetmeyi başarmıştır.

50'yi aşkın eser vermiş sanatçının Türkiye'deki ana akım tiyatrolar ile buluşması ilk olarak bu sezon İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen "Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş" ile oldu. Orjinal adı The Labor of Life (Yaşam Mücadelesi) olan oyun 50'li yaşların başlangıcında, ölüme her gün biraz daha yaklaştıklarının bilincinde olan bir çiftin kendileri ve birbirleriyle giriştikleri hesaplaşmaya odaklanıyor.

Saat gece yarısını çoktan geçmiştir, bir yandan banyodaki musluktan gelen sinir bozucu damlama sesi bir yandan da bölünen hatta bir türlü gelmek bilmeyen uykusuyla mücadele halindedir 50'sini aşmış, 30 yıllık bir evliliğin bıkkınlığı içindeki Yona. Yatağın diğer tarafında karısı Leviva olanca derinliğiyle uykunun keyfini sürmekte ve Yona'nın tabiriyle İsviçre'de kayak yapma üzerine kurulu rüyalardadır. Su sesi ya da uyuyamamaktan daha büyük sorunu vardır Yona'nın, belki de ilk iki sorununun da nedeni olan; evliliğinin, yıllardır bir kişiye adanmış yaşamın vermiş olduğu bıkkınlık. Yona'nın kendisiyle olan dertleşmesi ile başlayan açılış sekansı "yatak devirme uzmanı" olan Yona'nın müdahalesi sonucu uyanan Leviva'nın da uyanarak hesaplaşmaya dahil olmasıyla yerini gelişmeye bırakır.
Yona rolünde Musa Uzunlar

Yona kadar açıkça söylemese de Leviva da yorulmuştur aslında başı sonu belli hayatından. Çocuklar büyümüş evden ayrılmış ve bir başlarına kalakalmışlardır. İçine düştükleri sıkıntı Leviva'nın dediği gibi dans dersleri almak, sosyalleşmek veya daha çok birlikte olmakla geçecek gibi değildir her ikisinin de çok iyi bildiği üzere. Evlilik, bağlılık, adanmışlık ve istim üzerinde yaşanan hayat bunaltmıştır ister istemez ikisini de ve Yona ciddi bir biçimde karısını terk edip "hayatını yaşamak" istemektedir. Bu noktada ansızın çıkıp gelen gelen Gunkel 10 dakikayı ancak bulan sahnesiyle en kibar tanımıyla bir "titreme" yaratacaktır üzerlerinde.

Yaşlı ve evli olanlar çok mutsuz ve sıkılmışlardır da bekarlar yani elinden tutacak, sarılacak kimsesi olmayanlar çok mu mutludurlar? Gunkel özellikle Yona'nın hayalini kurduğu hayatın sahibidir ama o da fazlasıyla mutsuz ve ızdırap içindedir. İnsanın doğasından gelen varoluşsal problemleri net biçimde ortaya koymak için gelmiştir adeta Gunkel! Sürekli bir umut, hedef ve amaç için yaşayan insan önünde sonunda hep bir boşluğa düşmektedir ve varlığını sorgulanmaya başladığı an kim olursan ol hafakanlar basmaktadır, ister Yona gibi evli ve sıkılmış ister Gunkel gibi kimsesiz ve umutsuz ol...
Leviva rolündeÜlkü Duru

Oyunda evlilik özelinde ele alınan en önemli mesele de hiç şüphesiz yaklaşmakta olan ve asla durdurulamayan ölüm. Yona'nın dediği gibi her gün biraz daha yaklaşmakta olan  bir gün uyanamayacak olma düşüncesi insanı deli etmektedir. Yona ve Leviva gelişmeden sonuca doğru dönen kavşakla birlikte hep bir şeyleri erteleyip ıskaladığımız hayata mizahi bir ağıt yakıyorlar adeta. Kaçınılmaz son tüm hızıyla yaklaşırken keşkelere mi sarılmalıdır insan oğlu yoksa elinde olana mı?

Hayat piramidinin zirvesinden son sürat inişe geçmiş olan Yona'nın mizahi ama bir o kadar da dokunaklı hesaplaşması bir bakıma Tolstoy'un ünlü eseri Ivan Ilyiç'in Ölümü'nü hatırlatıyor. Ölüm döşeğindeki Ivan Ilyiç de son saatlerinde geriye dönüp hayatına baktığında elinde olanlar hep pişmanlıklar ve beyhude uğraşlar olduğunu görmüştür netice olarak.

Gunkel rolünde İştar Gökseven
70 dakikalık süresi ve oldukça duru ve de akıcı metiniyle derdini çok iyi anlatan, düşündüren bir oyun Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş.İstiklal Küçük Sahne'de sıklıkla gülerek, tebessüm ederek izlediğimiz oyun sırasında yer yer gözleri dolanları, insan hayatına ve kaçınılmaz sonumuza yakılan ağıdı en derinden hissedenleri de görmek mümkündü. Yona rolünde tanıdık bildik ışıltısıyla parlayan Musa Uzunlar ve Leviva'da olduğu gibi  arızalı, nevrotik karakterlerin usta oyuncusu Ülkü Duru isimlerinin ve sanat yaşamlarının hakkını verir bir performans sundular. Gunkel rolüyle kısa da olsa etkileyici izler bırakan İşdar Gökseven de oldukça başarılıydı.

Ödenekli tiyatrolar üzerindeki tartışmalar her geçen gün artarken inadına daha iyi işler çıkarıyor sanki İstanbul Devlet Tiyatrosu. Bazı politik ve dizilere ağırlık verme gibi sebeplerle bazı usta isimleri eskisi kadar göremiyor olsak da sanat yönetmeninden oyuncusuna, ışıkçıdan gişe görevlisine kadar kalitesini yansıtmaya devam ediyor İstanbul Devlet Tiyatrosu. Geçtiğimiz yıllara damga vuran Profesyonel ve Sessizlik gibi oyunların ardından Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş de Devlet Tiyatrolarının tüm zarafetini ve kalitesini yansıtan mutlaka izlenmesi gereken bir eser.

2 Şubat 2014 Pazar

Woody Allen kokan bir film: Blue Jasmine (Mavi Yasemin)


Sıkı bir takipçisi olmasak bile film çekmeyi asla bırakmamasından ve her daim kendine özgü filmleriyle var olduğunu bilmekten hoşlandığımız bir isim; Woody Allen. Dile kolay 1974 yılından bu yana Woody Allen filmi izlemeden geçen bir yıl dahi yok. Gişeye oynamaktan ziyade sevdiği ve sevildiği şekilde filmler yapmaktan hoşlanmasından olsa gerek son yıllarda film bütçesi yaratmakta büyük sıkıntılar çekmişti Woody Allen. Roma, Paris ve Barselona şehirlerine adanmış -turistik amaçlı reklam kokan- seyyah gibi gezmesine yol açan filmleri de maddi sebeplerden çektiğini söylemek gerek. Midnight in Paris'in gişe başarısı elini rahatlatmış olacak ki tam da kendi dokunuşlarını taşıyan bir filme geri döndü Woody Allen; Blue Jasmine (Mavi Yasemin)

Mavi Yasemin ile birlikte daha önceleri Diane Keaton ve Mia Farrow'un büyük başarı ile temsil ettiği "Woody Allen'ın nevrotik kadınları" etiketini Cate Blanchett devralmışa benziyor! Kendisine jet set bir hayat yaşatan eşi Hal dolandırıcılık suçundan hapse girip de elinde sadece Avrupa'dan alınma markalı kıyafetleri ve Louis Vuitton valiziyle kalan Jasmine'in kan bağı olmayan kardeşi Ginger'ın yanına San Francisco'ya taşınmasıyla başlıyor film. Jasmine tam bir kültür ve sınıf farkı şokunun içinde çıkıyor karşımıza, başlangıçtan beri her şeyden haberi olmasına rağmen sırf elde ettiği lüks yaşam ve statü için gözlerini diğer tarafa çeviren Jasmine kocasının kendisini terk etme kararı ile bir anda gözlerini açıyor ve kocasını ihbar ediyor.

Daha en başta derdini belli ediyor Woody Allen, özellikle Amerikan toplumunun ne denli bir ahlaki ve sosyal çöküntü içinde olduğunu gösteren tespitler yer yer arka planda bile olsa gözümüzün önüne seriliyor. Sözde hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranan "ben de kandırıldım" diyen Jasmine, kendisini yukarı tabakaya çıkaracak bir adamı bulduğunda "lümpen" ama kendisine aşık Chili'ye tekmeyi basan Ginger ve girdikleri rüyadan uyandıklarında feryadı koyveren diğerleri...

İnsanın kendisine kurduğu sahte gerçeklikten uyanmak zorunda kalıp gerçeğe dönmesinin ne denli zor bir deneyim olduğunu gözlemliyoruz Jasmine'in öfke nöbetleri geçiren nevrotik kişiliğinde. Önceleri Chanel, Dior ve Louis Vuitton ile teselli ettiği sahte kişiliğini her şey gittikten sonra Martini şişelerinde ve anti depresanlarda avutuyor.

Tipik Woody Allen işçiliği "hafif ve tatlı bir romantik komedi" şeklinde başlayan film git gide psikolojik dramanın karanlık dehlizlerine girmeye başlıyor. Başlangıçta hiç bir şeyden haberi olmayan izleyici belli bir düzeni olmayan ama gayet net işleyen flashbacklerle hikayenin tamamen içine çekiliyor. Gitgide Jasmine'in hastalıklı derecede statü bağımlısı, takıntılı kişiliğinin gözler önüne serilmesini izliyoruz.

Woody Allen alt metinleri de doldurmadan edememiş her zamanki gibi. Cate Blanchett gibi güçlü bir oyuncuyu her zaman bulamayacağının farkında olan büyük usta kadınları ve kadınlık problemlerini de filmin arka planına çok güzel oturtmuş. Eyalet değiştiren eski koca, tüm rezilliği karısına bırakıp intihar eden Hal, kaçıp giden üvey oğul ve diğerleri, erkekler daima zordan kaçıp tüm yükü kadınlara bırakan -gerçek dünyaya da yabancı olmayan biçimde- karakterler Mavi Yasemin'de. 2008 yılında tüm dünyada deprem yaratan dolandırıcılık ve finans krizinin izlerini de görmek mümkün açıkça dillendirilmese de...

Jasmine'in eskiyi yani statüsünü arar bir halde başlayan San Francisco macerası her geçen biraz daha eskiyen, tükenen ve asla yenilenmeyecek olan marka kıyafetleri gibi tükenişe doğru sürüklüyor kendisini. Filmin sonunda Jasmine'in içine düştüğü kriz ve hayattan pek bir beklentisi olmadan daha mutlu olacağını bir kez daha anlayan Ginger'ın birbirine zıt görüntüleri eşliğinde finale ulaşıyoruz...

Woody Allen, Cate Blanchett gibi bir oyuncuyu projesine oynamaya ikna ettiğinde kendisini atom bombasına sahip bir ülke gibi hissettiğini söylüyor bir röportajında. Şüphesiz ki bu atom bombasını "dünya barışı" adına kullanmayı çok iyi başarmış Woody Allen. Çok önemli rollere büyük bir başarı ile hayat veren Cate Blanchett Jasmine rolüyle birkaç seviye birden atlamış adeta. Bazıları tarafından abartılı bulunsa da Jasmine'in arızalı hallerini yaşar gibi yansıtmış Blanchett. 2005'de En İyi Yardımcı oyuncu dalında aldığı Oscar heykelciğini bu yıl En İyi Kadın Oyuncu olarak kucaklaması işten bile değil!

47. sanat yılında 48. filmi ile karşımıza çıkan büyük usta enerjisinden ve isteğinden hiçbir şey kaybetmediğini göstermekle kalmayıp kariyerinin en iyileri arasına girecek bir iş çıkarmış Blue Jasmine'de. Kendini ararken kaybolan Jasmine herkesin kendinden bir şeyler bulacağı özel bir karakter. Son olarak daha önce önemli rollerde göremediğimiz Sally Hawkins'in de Ginger rolüyle beğeni ve sempatimi kazandığını eklemeliyim. Geriye kalan tek söz; iyi ki filmler çekmeye devam ediyorsun büyük usta!

30 Ocak 2014 Perşembe

Ken Loach Sineması üzerine: Sweet Sixteen (2002)

Ken Loach sineması nedir? diye soracak olsanız, "seni, beni, bizi ve yaşadığımız hayatları en doğal ver gerçekçi haliyle anlatma olgusu" derim. İngiliz Bağımsız Sineması'nın en önemli isimlerinden olan Ken Loach bazı dönemler değişik konu ve türlere kaymış olsa da filmlerinin ana güzergahı-genellikle- banliyöde geçen gerçekçi hayatlar olmuştur. Loach karikatürize edilmiş tipler yaratmayı, ideal olanı anlatmayı asla seçmez onun en büyük derdi insanı olduğu gibi yansıtabilmektir.

Liberalizm'e karşı duruşunu da görürüz bir çok filminde, It's a Free World'de yumruklarını sallamıştır açık açık liberalizme! Torino Film Festivali'nde düşük ücretli taşeron işçi çalıştırılmasını protesto edip kendisine sunulan "büyük ödülü" almaması bile yeter belki Ken Loach'u anlamak için. -İşçi sınıfını en iyi anlatan yönetmen denmesi de boşuna değildir- Loach'a göre para ve onu elinde tutan güçler karşısında daima bir umut vardır ve  bu güç insanın öz benliğinde var olan mücadele güdüsüdür! Sıfırdan başlayıp destansı hikayeler anlatmaması da bu yüzdendir, o sıradan hayatlarda bulmuştur asıl gerçekliği ve umut mücadelesini. Belki çok iddialı bir fikir olacak ama Loach insanı insan yapan gerçek değerleri sakin bir dille anlatma derdindedir daima.


Ken Loach sinemasının izlerini sonuna kadar taşıyan bir film var şimdi karşımızda; "Sweet Sixteen" ya da filmlere yerli isim bulma özürlü yayıncıların verdiği yerli isimle Afili Delikanlı! 2002 yapımı film Cannes, BAFTA ve Britanya Bağımsız Film Ödülleri gibi bir çok kurumdan önemli ödüllere dönmüştü.

Umudun peşinde koşsa da umudun ona inat her geçen gün kaybolduğu Glasgow varoşlarından 15 yaşında bir genç; Liam. Uyuşturucu satıcısı erkek arkadaşı Stan yüzünden hapse giren annesinin tahliye olmasına 3 ay kala kendisinin ve annesinin hayatını yeniden kurma derdine giriyor. Umudun peşinde hayli meşakkatli ve boyundan büyük işlere girişen Liam'ın hikayesi alabildiğine gerçek ve çarpıcı.

Her gün hepimizin büyük veya küçük bir umudun peşinde koştuğu dünyada Liam'ın tek derdi ise Clyde Nehri manzaralı, ancak 2-3 kişinin yaşayabileceği bir karavanı satın alıp annesiyle yeni bir başlangıç yapmaktır. Hayaller ve umutlar güzel ama peki ya hayatın gerçekleri? Gerçekler bir bir gün yüzüne çıkmaya, Liam'ın yüzüne tokat olup inmeye başladıkça kahramanımızla birlikte biz de kocaman açmaya başlarız gözlerimizi. Tüm zorluklar sonucunda her şeyi başardığını sanan Liam'ın dramatik hikayesi hayallerini süsleyen nehrin kıyısında son bulmaktadır yine...


Bağımsız sinemanın ruhundan olsa gerek genel olarak tanınmamış isimlerle çalışan Ken Loach bu filminde de geleneğe sadık kalmış. Liam rolünde izlediğimiz Martin Compston ilk oyunculuk deneyiminde rolünün altından büyük bir başarıyla kalkıyor. Karakter gerçekçiliğine büyük önem veren Loach'un Liam'ı adeta Martin Compston'ın simasına işlediğini belirtmekte fayda var.

Hikayeyi tüm çıplaklığıyla anlatmadaki ustalığını burada da göstermiş Ken Loach. 16 yaşının arifesindeki bir hayatın düşen bir yaprak gibi gözlerimizin önünde kayıp gidişini öylesine yalın ve içsel anlatmış ki hayranlık duymamak elde değil! Liam'ın gözlerinden hayatın karanlık sokaklarına ve umudun yitirilişine atılan o güçlü bakışlar unutulur gibi değil. Basit gibi görünen bir hikayeyi böylesine sağlam ve gerçekçi anlatmaktan geçiyor zaten ustalık.


Sonuç olarak Ken Loach sinemasının bütün "farzlarını" yerine getiren, sarsıcı ve hayal kırıklığını en derinden hissettiren bir film Sweet Sixteen. 106 dakika sonunda, film bittiğinde hüzünlü ve sarsılmış bir ruh hali bırakması da en bilindik yan etkisi!



22 Nisan 2013 Pazartesi

Türk Sineması Seyir Defteri #2 Tabutta Rövaşata (1996)


Bağımsız Türk Sineması'nın günümüzdeki en önemli temsilcileri ilk filmlerini 90'larda birer birer sıralardılar. Tanımı "Türk asıllı" olsa da Ferzan Özpetek Hamam ile, Zeki Demirkubuz C Blok ile, Nuri Bilge Ceylan ise Kasaba ile büyük başarılara gebe kariyerlerine adım attılar. Bu saydığımız isimlere eklenecek bir isim daha varsa akla ilk gelecek isim Derviş Zaim'dir. Gösterime girdiği yıl bir çok önemli ödülü toplayan, Türk Sinema Tarihinde adına ayrı bir yer açılan Tabutta Rövaşata ise bir yönetmen için bundan daha iyi başlangıç olamazdı dedirten türden bir film!

Deniziyle, simgesel tarihi özelliğiyle, alt ve üst şehir kültürlerinin çok iyi karışımı olan yapısıyla İstanbul'un özeti kıvamında olan bir semt; Rumeli Hisarı ve git gide yitirdiğimiz ne kadar insani ve masum duygu varsa içinde barındıran bir meczup; Mahsun... Tek dostları olan gariban ve alkolik balıkçıların yardımlarıyla kursağından bir lokma geçen, tek derdi az biraz karnını doyurmak ve bir çoğumuzun ayrımına dahi varamayacağı ısınmak Mahsun'un. İnşaat köşelerinde, deniz kenarındaki buz gibi kayıklarda uyumaya ya da daha doğru bir ifade ile sabaha kabuşmaya çalışıyor, tek tutkusu gibi görünen araba hırsızlığını ise zevkinden değil de ellerini yapıştırdığı kaloriferleri için yaptığı da malum...

Karakterimizin adındaki ses benzeşmesinden de hareketle mahzun yani hüzünlü bir hikayenin içine çekiyor bizi Derviş Zaim, tüm hızı ve şamatasıyla akıp giden İstanbul'un içinde geçen fazlasıyla gerçek hatta ürkütücü bir hikaye... Yaşadığı tüm zorluklara, yediği dayaklara ve soğuğa rağmen sıkışıp kaldığı o daracık tabuttaki mücadelesini hiç bırakmıyor Mahsun yani filmin adını betimlercesine tabutta rövaşata çekmeyi denemekten vazgeçmiyor. 

Bir dostun ölümüyle başlayan Mahsun'un hikayesi trajikomik hatta dönemin ruhuna uygun biçimde Reha Muhtar ya da Sadettin Teksoy haberciliği kıvamında bir televizyon haberi ile son buluyor. Buz gibi, ürkütücü ve insani tüm duyguları derinden sarsan hikayesiyle denizde bir damla misali umrumuzda bile olmayan Mahsun'un ancak nasıl ilgimizi çeken bir olaya imza attığını buruk bir tebessümle izleyip ve belki de gülüyoruz ağlanacak halimize.

Derviş Zaim'in filme akıl almaz biçimde yerleştirdiği tavuş kuşları ise resmi daha da zenginleştiriyor. Mahsun'un bu kuşlarla kurduğu garip ilişki ve dikkatli izlendiğinde resmedilen İstanbul'un ve dolayısıyla Mahsun'un dünyasındaki en renkli kısımların bu tavus kuşları olduğu gözlerden kaçmıyor.


Baba Zula ve Yansımalar'ın muhteşem müzikleri ile gelmiş geçmiş en iyi yerli film müzikleri arasına rahatlıkla girebileceğini söylemeliyim. Müthiş enstrumantel öğeler içeren eserlerin filmin akışına ve temasına öenmli katkılar yaptığı bariz biçimde ortada. Oyunculuklara geldiğimizde iki büyük usta adeta döktürüyor. Mahsun rolünde izlediğimiz Ahmet Uğurlu o tanıdık bildik doğal ve derin mimikler taşıyan oyunculuğuyla adeta ışıldarken Tuncel Kurtiz de Reis karakteriyle izlemeye doyum olmayan bir performans sunuyor.

Ürkütücü derecede gerçek hikayesi, sunduğu İstanbul atmosferi, amiyane tabirle cuk diye oturan müzikleri ve usta oyunculuk performansları ile sinemamız adına mihenk taşı sayılabilecek filmlerden Tabutta Rövaşata. Derviş Zaim'in sonraki filmlerinde daha farklı bir çizgiye geçtiğini de düşünürsek Ezel Akay işbirliğyle çekilmiş Tabutta Rövaşata nadir eser kıvamına geliyor...

20 Nisan 2013 Cumartesi

Türk Sineması Seyir Defteri #1 Hamam (1997)




Ne yazık ki Türk asıllı İtalyan yönetmen diye tanımlanan Ferzan Özpetek'in daha sonraki filmografisine de sirayet edecek izler taşıyan ve vizyona girdiği dönemde Türkiye'de büyük fırtınalar koparmış bir yapım; Hamam Batının her daim merak ettiği, üzerine mistik ve erotik bir çok anlatılar var olan (tıpkı ikinci filmi Harem Suare gibi) Hamam konusunu İtalya - Türkiye ekseninde anlatan film

Daha açılış sahnesi ile birlikte baş karakterimiz Francesco'nun kaos, huzursuzluk ve nihayetinde tatminsizlik kokan hayatı gözlerimizin önüne seriliyor adeta. Eşi demeye bin şahit gerektiren Martha ile Roma'da mimari projeler üzerine çalışan Francesco yıllardır adını bile duymadığı teyzesi Anita'nın İstanbul'da öldüğü ve kendisine bıraktığı evin satış işlemlerini halletmek için gönülsüz de olsa İstanbul'a gelip kendisini bekleyen değişime adım atıyor. Francesco ve Martha'nın düzensiz ve orta-üst sınıf mutsuzluğu kokan hayatına tezat bir hayat karşılıyor onu İstanbul'da misafiri olduğu ailenin yanında.

Ferzan Özpetek İstanbul'u neredeyse filmin temel öğelerinden biri haline getirmiş. Modernle gelenekseli, geçmişle bugünü bir arada bulunduran İstanbul, tam bir tezatlıklar şehri olarak resmedilirken Francesco'nun ve sonrasında Martha'nın da değişiminin çıkış noktası oluyor. Cumhuriyet döneminin neredeyse tamamına yayılan eskiden kurtulma, yakıp yıkıp rant elde etme hırsına karşı duruşunu da göstermeyi ihmal etmeyen Ferzan Özpetek kelimenin tam anlamıyla bir İstanbul güzellemesi çıkarmış ortaya.

Duygusal ve hümanist mesajlarıyla da izleyiciyi yakalayan Özpetek farkında olmadan iki önemli oyuncuyu da Türk Sineması'na kazandırmış oldu Hamam ile, o dönem 20'li yaşların başındaki Mehmet Günsür ve Başak Köklükaya'nın katıksız, duru oyunculukları bile filmi izlenir kılabilir. Şerif Sezer ve Alessandro Gassman'ın da üst düzey performanslarını hatırlatmak gerek. Türk Sineması'nın ekol erkek oyuncularından Halil Ergün ise rahmetli Mümtaz Sevinç'in dublajıyla birlikte alışılmışın dışında ve bir türlü kabul edilebilir gelmedi bana.

Gerek savunduğu değerler gerekse de eşcinsellik temalı aşk hikayesi ile cesur bir ilk film olan Hamam kesinlikle izlenmesi gereken bir yapım.